ayhan altay

 

ANASAYFA

ÖZGEÇMİŞ

KÖŞE YAZILARIM

YAZILARIM

FOTO

ŞİİRLERİM

GÖRSELLER

BANA YAZILANLAR

 

 

GERİ

ALAF*


Çocukluğumun kış günleri, masal ülkesinde geçmiş günlerdir benim için. Zorluklar büyüklerin sorunu, eğlence ise çocuklarındı. Aramızda oynadığımız oyunların dışında, aileye yaptığımız katkı çalışmaları da birer oyundu bizim için. Bir sabah kalktığınızda iki metre kar nedeniyle kapınızdan çıkamayabilirsiniz. Ama bu sizi daha neşeli ve yaratıcı kılardı. Bilirdiniz ki öğleye doğru arkadaşlarınızla buluşacak ve yeni kar oyunları yaratacaksınız.
Yine böyle karlı bir kış akşamıydı. Belden aşağım sırılsıklam, karnım açlıktan zil çalarak eve gelmiştim. Annem, ördek sobada** çatırdayan gürgen odunlarının yanına iki odun daha sıkıştırmış, üzerimi değiştirmişti. Bir yandan da söyleniyordu.     “Çaya mı girdin be oğlum. Hasta olabileceğin hiç mi aklına gelmedi. Ben seni ne edeyim. Allah’ından bul emi. Tüm gün ineklere yem bulabilmek için kar kazıdım, senin kadar ıslanmadım.”
Anadolu’da zemheri, yokluk ve kıtlık demektir. Çoğu evlerde yiyecek stokları ya tükenmiş ya da tükenmek üzeredir. Sağmal hayvanları ile unu olanlar şanslı ve varsıl sayılırlar. Oysa yalnız insanlar değil, hayvanlar da aç kalma riski ile karşı karşıyadırlar. Annemin neredeyse haftalardır sızlamalarına bakılırsa bizim hayvanların da yemleri bitmişti. İçinde bulunduğumuz ellili yılların sonlarında bu sorunu, paranız olsa da çözememeniz gibi bir durum vardı.
Annem akşam yemeği için sofrayı hazırlamaya başladı. Toprak tencere pişirdiği kuru fasulyeyi ocaktaki ateşten indirdi. Bulgur ve pirinç karışımından yaptığı pilavı bir kez daha karıştırdı. Yere serdiği sofra bezinin üzerine babamın yaptığı ağaç sofrayı koydu. Üzerine yazdan kuruttuğu kestane yapraklarını koyduğu ve pilekide*** pişirdiği mısır ekmeğini eliyle parçalayarak sofraya yerleştirdi. Tam küpten son kalan biber turşusunu çıkarıyordu ki babam içeriye girdi.
“Geldin mi herif? Dedi usulca. Sonra, büyükçe bir sahana, soğumasın diye ocağın yanına koyduğu fasulyeden doldurdu. Tahta kaşıkları sofranın üzerine yerleştirdi.
Bir şey demesine gerek duymadan hep birlikte sofranın çevresine oturduk.
Daha yemeğe başlamadan, dırlanmaya başladı annem:
“ Herif, ne yapacaksan çabuk yap. İneklerin alafı bitti. İki gündür ne çektiğimi ben bilirim. Ya bir yerlerden bul bir şeyler, ya da sat bu hayvanları.”
Topu topu bir inek ve bir buzağımız vardı ama, annem her zaman çoğul konuşurdu nedense.
Babam, sakin bir tavrıyla önce bakır sahanın içindeki bir lokma ekmeği fasulyeye buladı, yine aynı yorgun alışkanlıkla ağzına götürdü. Sonra, lokmasını yuttu. Başını hiç kaldırmadan;
“Konuştum Orhan’la, dedi. Bu gece oğlanla gidip bir balya yem getireceğiz.”
Annem:
“ Gündüzler çuvala mı girdi herif, dedi. Gece gece ne zorun var. Niye gündüzden getirmedin.”
Babam çok konuşmayı sevmez miydi, yoksa yalnızca evde mi böyleydi bilmiyorum. Soruları anında yanıtlamaz, konuşmalarında belki de karşısındakinin daha iyi algılaması için genişçe aralar oluştururdu. Çok seyrek kızardı. Kızgınlığı ani bir parlama olur, kesinlikle uzun süreli dargınlık oluşturmazdı.
“ Kolaysa gidip kendin alsaydın,” diye parladı önce. Sonra çabucak yumuşayıverdi. “Bizim Orhan’la konuştum. ‘Amca, Halk Partililere satış yapmamı istemiyorlar’, dedi. ‘Sana yem verdiğimi görürler ya da duyarlarsa bir daha bu işi yapamam. Onun için gece geç vakit gel. Kimseye görünmeden taşı. Sakın başkalarına söyleme.’ dedi. Anladın mı şimdi. Kimselere söz etmeyin...”

   Yemekten sonra babam kahveye çıktı. Elli ikide siyasal nedenlerle çok sevdiği eğitmenlikten atılmış babam, kasabamızın kahvesindeki tek radyodan ajans’ı dinlemeyi hiç kaçırmazdı. Bin dokuz yüz elli dokuzun bu zemheri gecesinde, beş numara lambanın ışığında kaldık annemle. Annem, ısıtıldığı için olacak, her zamanki gibi oturduğumuz odaya serdi yataklarımızı. Sonra da yatağının içinde, kendi eğirdiği yünden çorap örmeye başladı. Ben de okuldan aldığım “Cantürk” kitabıyla uzandım yatağıma.
Ne kadar geçti bilmiyorum, annemin sesi ve dürtüklemesi ile uyandım. Gözlerimi açtığımda babamın yüzünde gülümseme ile baş ucumda dikildiğini gördüm.
“Kalk bakalım delikanlı, dedi. Kalk da baba oğul görsün geceler. “
Önce ne olduğunu anlayamadım. Gözlerimi ovuştururken açıldı bilincim. Kalktım. Annem dışarlıklarımı giydirirken bir yandan da babama:
“ Fazla zorlama çocuğu”, dedi. Çıktık. Karda açılmış çığırda yürüyerek yaklaşık otuz metre aşağıdaki ana yola indik. Köprüden geçip kasabanın çarşısına girdik. Ortalıkta kimse yoktu. Evlerin çoğunda ışıklar sönmüştü. Kar aydınlığı olmasına karşın elimde fener babamın ardı sıra yürüyordum. Fırka dediğimiz, şimdi nahiye müdürlüğü olan binanın arkasına döndük. Orhan abi -ki babamım amcasının oğludur- bizi karşıladı. Yangöz Öğretmenin evinin altındaki deponun kapısını açtı. İçeri girdik. Hiç konuşulmadı. Orhan abi, kapının yanına dikilmiş olan ot balyasını kaldırarak babamın sırtına yerleştirdi. Bana döndü. Fısıldayarak:
“ Sen önden yürü. dedi. Çaya inin, kavlanlıktan**** geçerek gidin.”
Kapıdan çıkıp sola döndüm. Çarşıyı arkamıza alıp çaya doğruldum. Arada babamın arkamda olup olmadığını anlamak için geriye dönüyordum. Cevizlerin altından geçip çaya indik. Kasabamız iki çayın birleşme noktasındaydı ama “çay” sözcüğünü yalnızca büyüğü için kullanırdık. Diğeri “Küçük Çay”dı. Küçük çayı genişlediği bir noktadan geçmek için özel yerleştirilmiş taşlara basarak geçtik. Kavlanlığa girdiğimizde fenerin neden gerektiği de anlaşıldı. Bu sık ağaçlar, aralarından geçen patikayı, kar aydınlığının aydınlatmasına izin vermiyordu. Gecenin sessizliğinde ayaklarımızın altındaki ezilmemiş karın gıcırtısı bana hayli yüksek bir ses olarak geliyor, sesi azaltmak için nasıl yürüyeceğimi şaşırıyordum. Ağaçlıktan çıkışta tek tük olan evleri geçtik. Sokağımızın ana yola çıkışına yaklaştıkça evler sıklaşıyor, bazılarında da ışık görülüyordu. Tam da bu evlerden birinin altından geçerken yukarıya kaldırılan bir pencere sesi duyuldu. Adımlarımızı sıklaştırdığımız bu anda üzerimize ılık bir suyun boşaldığını duyumsadık. Başımı kaldırdığımda içeri çekilen bulaşık kabını gördüm. Her nasılsa geç kalmış bir kadın, bulaşık suyunu kaza ile başımıza boca edivermişti. Babam, bir yandan sesini zaptetmeye çalışıyor, bir yandan da söyleniyordu.
“Kendi malımızın hırsızı olduk. Bu da geçer elbet, bu da geçer...”

*alaf: Karadeniz bölgesinde hayvan yemi anlamına kullanılan bir sözcük.
**ördek soba: Yüksekliği az olduğundan odunların yatay konulduğu bir soba türü.
***pileki: Yörede içinde ekmek pişirilen toprak tava.
**** kavlan: Olayın geçtiği yörede çınar ağacına verilen yöresel ad.

GERİ

an