ayhan altay

 

ANASAYFA

ÖZGEÇMİŞ

KÖŞE YAZILARIM

YAZILARIM

FOTO

ŞİİRLERİM

GÖRSELLER

BANA YAZILANLAR

 

 

GERİ

DÖNÜŞ

Otobüs yolculuğunun on sekizinci saatinde, yorgun gözlerini gökyüzüne batan birer ok gibi yükselen köknar ağaçlarının oluşturduğu manzaraya daldırmıştı. Dranaz’ın doruklarının bu, belki başka bir yerde hiç bulunmayan güzelliklerini özlem ve anı karışımı bir duyguyla izliyordu. “Buralarda, yolun alt yanında bir pınar olacak.” Diye geçirdi içinden. Gövdesini dikleştirerek yükseldi, bir süre baktı, pınara benzer bir şey ya da bir akak göremedi. “Belki de yol değişmiştir” diye düşündü. Yeniden eski konumuna döndü.
Bu yoldan ilk kez geçişini anımsadı. Yılları hesapladı kafasında. Yirmi beş yıl öğretmenlikten sonra emekli olmuştu. Beş yıl emeklilik, oldu otuz. Öğretmen okulu dördüncü sınıfında ikinci yılıydı. “Öyleyse üç yıl daha eklendi.” diye mırıldandı belli belirsiz. Otuz üç yıl dedi yavaşça. Dile kolay otuz üç yıl. “Otuzüç kurşun diye Ahmet Arif’in bir şiiri olacak” anımsaması geçti düşüncesinden. Şiirin Ahmet Arif’in mi olduğunu netleştiremedi.
Kıvrımlı yolda ağır ağır inmekteydiler. Hafiften bir çisenti başlamıştı. Çoğu zaman yağardı zaten buralara. “Yeşilliğini, güzelliğini bir de romatizmalarını yağmura borçludur Karadeniz. En güzel mevsimi de sonbahardır.” diye düşündü. İlk gençliğinin kestane güzlerini özledi birden. Sevingen bir ivegenlik doldurdu benliğini. Nemli toprağı örten kızılkahverengi yaprakların üzerinde yürüdüğü, elindeki bir dal parçasıyla itelediği yapraklar arasından kestane topladığı düşlerine kaptırdı kendini. Bulunduğu kısa düzlüğün sonundaki eski kağnı yolundan sağa kıvrıldıktan yaklaşık elli metre sonra, yan yana birkaç kara erik ağacının tam dibinde, rahatça su içilebilmesi için belli de sonradan konmuş büyükçe yassı taşların arasında bir pınar olacaktı. Ne yazık ki erik mevsimi değildi. Birkaç saat sonra gidip erik yemek ve doyasıya su içmek ne güzel olurdu. Yassı ve ikiye ayrılıveren eriklerin tadını duyumsadı damağında.
Uzunca bir korna sesiyle uyandı düşlerinden. Çevresine bakındı. Sürücünün neden korna çaldığını saptayamadı. İniş bitmiş, köknar ormanları yukarıda kalmış, gürgen ve maki türü bitkilerin oluşturduğu bir renk cümbüşü sarmıştı çevrelerini. Şimdi çok iyi tanıdığı kısa bir yokuşu tırmanıyorlardı. Yolun kenarındaki böğürtlenlerin üzerinde meyvesi olup olmadığını merak etti. Alnını cama dayadı. İlgisini ne kadar yoğunlaştırdıysa da belirleyemedi. Belleği de yardımcı olmadı, bu ekim sonu merakına...
Kısa yokuşun başındaki dört yol ağzında birkaç ev, bir bakkal ve bir kahvehane vardı. Görüntü, hızlanan otobüsün etkisiyle yavaşça geriye kayarak yitti. Şimdi daha yeşil, daha az ağaçlı bir alandaydılar. Ot ve dikenlerin sardığı tarlalar, yıllardır ekilmemiş duygusu uyandırıyordu. Birkaç yorgun sığır otlamaktaydı. Tarla çevresindeki direklere çakılmış latalardan birine oturmuş paçaları sıvalı, saçları kırlaşmış bir adam; elindeki hayli büyükçe bir bıçakla bir şey yontuyordu.
Uzaktan, Karadeniz’in lacivert suları arasında kentin puslu görüntüsünü algıladı. Okumak için ailesinden ayrılarak geldiği bu kentteki ortaokul günleri geldi aklına. Dirseklerindeki yamadan utandığı için çok soğuk olmayan kış günleri bile okulun kapısına kadar ters çevirip kolunda taşıdığı ceketini, hemen her hafta sonu haftalığını yetiremediğinden aç kaldığını, denize bakan kira odasının penceresi önünde kış güneşinde eriyen margarin paketini, geceleri iskelede şarap içerek olta atan Sarı Tarihçi’yi anımsadı.
Yaklaştıkça kenti saran kale duvarları belirginleşti. O, şimdi kullanılmayan ünlü hapishaneyi anımsadı. Orada yatan bir dostunun on iki eylül zindancılığına ilişkin anılarını dinlemişti. “Şanslıydın” dedi kendisine. “Benden çok daha az katılanların bir çoğu, benden çok zulüm gördüler. Yazık ki soramadık bu zulmün hesabını. ‘tarih sorar’ demek kolaycılık ama, tanrı sorar da diyemem ya”...
Bacaklarını uzattı yine, ne zaman geriye çektiğini anımsamadan. Yorgun yüreğinde ödünç verdiği gençliğin geriye alınamamasının hüznünü duydu. “aynı koşullarda olsam, bu günkü aklımla yine aynı şeyleri yaparım.” diye geçirdi aklından. Sızlayan omurgalarını dikleştirdi koltuğa yaslanarak. Belli belirsiz gerindi.
Küçük, kale içi garajda durdu otobüs. Oturduğu koltuktan yavaşça doğruldu. Raftaki çantasını aldı. İçindeki bir an önce ulaşmak isteğine karşın yavaşça aşağıya indi. Kendisini, yaklaşık bir saat ötedeki çocukluğuna götürecek minibüse doğru yürüdü.

aGERİl

an