ayhan altay

 

ANASAYFA

ÖZGEÇMİŞ

KÖŞE YAZILARIM

ARASIRA YAZDIKLARIM

YAZILARIM

ŞİİRLERİM

FOTO

GÖRSELLER

BANA YAZILANLAR

 

 

GERİ

RUBEN

Tüm öyküler güzellikler barındırır içinde, ne kadar hüzünlü olsa da. Şimdi anlatacağım yaşanmış bir olay.

hasandere

1962-63 kışı. Yer; Erfelek ilçesi Hasandere Köyü. Yoğun bir kar yağışı var. Bu köye İstanbul’dan gelmiş, bir anlamda geçici olarak yerleşmiş bir Ermeni Aile. Bu ailenin 12, 10 ve 7 yaşlarında üç çocuğu var. Sırasıyla beşinci sınıfa giden Solon, üçüncü sınıfa giden Hampar ve birinci sınıfa giden Ruben’dir adları. Aile geçimini sepet, süpürge, elek yaparak sağlıyor.

Aile bu köye göç nedenini “İstanbul’da bulundukları yerde okul eğitiminin yetersiz olması” olarak açıklamaktadır. O yıllarda da sorun olan kalabalık sınıflar, ikili hatta yer yer üçlü öğretim uygulamaları vardı. Gerçekten de az sayıda öğrencinin bulunduğu köy okulları bir bakıma daha nitelikli eğitim verebiliyordu. Buna okula ulaşım zorlukları ile yoksul mahallerin ek sorunlarını da kattığınızda ailenin gerekçesinin geçerli olmaması için bir neden yoktur.

Bunların yanı sıra, geçimlerini sağladıkları üretim için ham madde bulma açısından da Karadeniz’in bir köyünde bulunmanın katkı sağlayacağı bir gerçeklik.
Babalarının İstanbul’da olduğu bir zaman. Birinci sınıfa giden Ruben, birkaç gündür okula gelmemektedir. O yıllarda bırakalım kar altındaki bir köyü, yaz koşullarında bile doktora ulaşmak neredeyse olanaksızdır. Bir ebe ya da sağlık memuruna ulaşmak bile zordur. Buna bir de ailenin yoksulluğunu ve erkeğinin dışarıda olmasını da eklediğinizde durumun vahametini düşünebilirsiniz.

Beşinci sınıftaki ağabey Solon, aynı okulda öğretmen olan ve ilçe merkezinde olan ailemizle birlikte kalan ablama; “Öğretmenim,” der. “Küçük kardeşim çok hasta. Yarın gelirken, onun için bize bisküvi getirebilir misin?”
Köy ilçeye yaklaşık dört kilometredir. Ablam her sabah bu yolu yürüyerek gitmekte, yine akşam yürüyerek dönmektedir. Ablam, akşamdan bisküviyi alır. Sabah,  yola çıktığında daha ilçe merkezinden ayrılmadan karşıdan karlar içinde Solon’un geldiğini görür.

Önce geçirilen şaşkınlığın ardından, bir olumsuzluk olduğunu düşünür. Solon’un soğuktan morarmış yüzünü seçtiğinde “ne oldu, oğlum” der. Solon, duyulu duyulmaz bir sesle konuşur. “Ruben” der, yineler “Ruben öldü.” Ablam, Solon’u kucaklar. O, bir yandan kekleyerek sürdürmeye çalışmaktadır sözlerini. “Babam İstanbul’da. Ona telgraf” der.

Babaya telgraf çekilir. Birlikte köye dönülür. Ablam elinde Ruben’in artık hiç yiyemeyeceği o bisküviler ile başsağlığına gitmek durumunda kalır.
Baba üç gün beklenir. En yakın Ermeni Mezarlığı Boyabat’tadır ama yolun geçtiği Dranas tepeleri yığılmış kar nedeniyle zaten kapalıdır. Cenaze daha fazla bekletilemez durumdadır. Köylüler ise; cenazenin kendi köylerine gömülmesine izin vermek istemezler. Nedeni ölenin Müslüman olmamasıdır. Bunu da “sünnetsiz biri Müslüman mezarlığına gömülemez” sözleriyle anlatırlar. İşte bu noktada ablam araya girer ve “Sizin hiç mi sünnet olmadan ölen yavrunuz olmadı” der. İnsan olmak, ölmek, aynı tanrıyı kabul etmek üzerine yapılan tartışmalardan sonra, köylüleri Ruben’in köy mezarlığının ayrı bir bölümüne gömülmesine razı eder. Küçük Ruben, okulun avlusuna bitişik olan köy mezarlığının, okula en yakın olan ama diğer mezarlara uzak bir köşesine ölümünün üzerinden üç gün geçtikten sonra gömülür.

Cenazeden birkaç gün sonra baba Sinop garajına iner. Yaklaşık bir haftadır yollarda olduğundan telgraftan haberi yoktur. Önce Bolu Dağı’nı kapatan kar, daha sonra Ilgaz’da ve Dıranas’da yollarını kesmiş. Yaz günlerinde bile 24-30 saat süren yolculuk bir haftayı bulmuştur.

Garajda babayı tanıyan birinin başsağlığı dilemesi üzerine öğrenir oğlunun ölümünü. Yine de konduramaz Ruben’e. Nedeni nedir bilmiyorum ama büyük oğlu Solon’un ölmüş olduğunu düşünür.

Köye geldiğinde, evde Solon’u gördüğü an bir şaşkınlık geçirir.

Baba, çocukları için İstanbul’dan getirdiği hediyeleri okulda Ruben’in sınıf arkadaşlarına dağıtır.

 

Counter Visits
tekil görüntülenme

GERİ